somon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
somon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hangisi daha iyi bir Omega-3 yağ asidi kaynağı; somon mu kril mi?

Hemen hemen tüm deniz mahsüllerinin Omega-3 içerdiğini söyleyebiliriz, fakat bazılarının muhteviyatı diğerlerinden daha yüksek. Bunların içinde somon balığı bir pazarlama dehası olarak içlerinde en fazla öne çıkanlardan. Bu tabii ki, iki önemli omega-3 yağ asidi çeşidi olan EPA ve DHA içermediği anlamına gelmiyor.

Bununla birlikte küçük karidesçiklere benzeyen ve genellikle pembemsi kırmızı renkte olan kril bir başka iyi ve insan vücudunun emebildiği türden bir omega-3 yağ asidi kaynağı. Daha büyük olan karides sandığımızın aksine kril kadar değil de ortalama miktarda omega-3 sağlayan bir diğer kaynak.

Burada sanırım biraz kril’e odaklanmamız lazım.

Kril, yumuşakçalar içinde karides benzeri bir canlı ve okyanustaki besin zinciri içinde oldukça önemli bir yer tutuyor. Okyanusun geri kalanıyla kıyasladığımızda oldukça küçükler, 1-6 cm aralığında. Dünyadaki tüm denizlerde varlar fakat genellikle soğuk ve besin yönünden zengin sularda yaşıyorlar. Burada bahsettiğimiz sular ise aslında Antarktika.

Bu minik karidesçikler, hayatlarının büyük bölümünü açık denizde dikey göçler yaparak geçiriyor. Gün içinde tipik şekilde derin sulardayken geceleri fitoplakton ve diğer mikroplankton ile beslenmek için yüzeye doğru yükseliyorlar.

Bizim balıklardan da bildiğimiz bir davranış şekli olarak, kril de kalabalık ve yoğun sürüler halinde yaşıyor ve besleniyor. Bunun temel sebebi ise bildiğiniz gibi, avcılardan korunmak, daha büyük görünmek ve tabii ki daha fazla besin bulmayı başarmak. Normal şartlar altında, besin sıkıntısı, yaşam koşullarında zorluklar ve tabii ki av olma hali söz konusu olmazsa, Kril ortalama 6 yıl yaşıyor.

Kimler krille besleniyor?

Bu grubun temel avcıları arasında kendilerinden daha büyük olan balıklar, balinalar, penguenler ve tabii ki deniz kuşları var. Oldukça ekstrem koşullar olarak tanımlayabileceğimiz açık deniz şartlarında, kril anlayacağınız pek çok diğer türün önemli bir besin maddesini oluşturuyor.

Omega-3 yağ asitleri vücudunuz için gerekli ve yaşamınızı devam ettirmeniz için hayati rol oynayan bir besin maddesi. Deniz mahsüllerini yada diğer omega-3 yönünden zengin yiyecekleri beslenme alışkanlığınıza dahil etmeniz, vücudunuza ihtiyaç duyduğu yakıtı sağlamak açısından oldukça önemli.

Kriller süzerek beslenen canlılar. Yani solungaçlarından geçen su akımının içindeki plankton benzeri küçük canlılarla besleniyor. Bunu sağlamak için de ayaklarıyla bir su akımı yaratıyorlar.

Kril, taşıdığı değerin fark edilmesinin ardından ticari olarak hem gıda takviyelerinde omega-3 kaynağı olarak kullanılmak hem de su ürünleri yetiştiriciliğinde yem hammaddesi olarak kullanılmak üzere avlanmaya başlandı. Fakat balıkçılığın bilinçsiz ve kontrolsüz şekilde yapıldığı her alanda olduğu gibi, krilin eldesinde de önümüzdeki zamanlar içinde bazı sorunların ortaya çıkması ve krilde yaşanan sorunun tüm deniz yaşamını etkilemesi kaçınılmaz.

Norveç'teki somon yetiştiriciliğinin kısa tarihi

Somon yetiştiriciliği, Norveç'in sıradışı bir ekonomik başarı öyküsü ve bu alandaki kazanımlarıyla su ürünleri yetiştiriciliğinin dünya genelinde bir referans noktası.

Bu podcast,Norveç'in somon yetiştiriciliğinde bir marka olurken karşılaştığı bazı zorlukları nasıl ele aldığını anlatıyor ve sektörün ülkedeki geçmişine ve gelişimine tanık oluyoruz, ayrıca Norveç'in somon yetiştiriciliğinde rekabet ettiği diğer ülkeler hakkında fikir sahibi oluyor ve Norveç'i somonda bir numara yapan şeylerin ne olduğunu öğreniyoruz.

Norveç'in somon endüstrisi, sadece kendi içinde büyüme sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda ülkenin diğer sektörlerine de destek oluyor. Avrupa Birliği'ne olan ihracatı ve istihdam yaratma potansiyeliyle Norveç ekonomisine büyük katkı sağlıyor. Tüm bu unsurlar, dinleyicileri heyecanlandıran, bilgi ve keşif dolu bir podcast deneyimi sunacak ilgi çekici bir konuyu oluşturuyor.

Genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) ile ilgili merak ettiğiniz her şey...


Genetik modifikasyon, dünya üzerinde şu sıralar bilim çevresini meşgul eden önemli konu başlıklarından birini oluşturuyor. Genetik modifikasyonu doğru bir şekilde anlıyor muyuz yoksa anladığımızı mı sanıyoruz, işin bu kısmında halen bazı belirsizlikler var. Bu belirsizliği mümkün olan en yalın hali gidermek ve genetik modifikasyon konusunda karanlıkta kalan noktaları ve merak edilenleri Ankara Üniversitesi’nden Dr. Verda Bitirim’e sorduk.

Öncelikle, genetiği değiştirlmiş organizma GDO, Genetically modified nedir? Bize kısaca bunu açıklayabilir misiniz?

GDO’lar (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar), biyoteknolojik teknikler kullanılarak genetik yapıları değiştirilerek geliştirilmiş ürünler olarak tanımlanabilir. Bu ürünlere yani bunlara transgenik ürünler de diyebiliriz, o organizma bir aktivite açısından değiştirimiş veya ıslah edilmiştir. Kısaca GDO’lar genetik dizileri değiştirilebilen, doğal olmayan bir sebepten doğmuş organizmalardır. Günümüzde mısır, soya, kanola, pamuk, şeker pancarı, patates, pirinç, domates -ve artık balık gibi pek çok GDO ürünü bulunmaktadır.

Son yıllarda Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) ve ürünlerinin yaşamın birçok alanmda kullanılmaya başlanması onları dünyada ve ülkemizde üzerinde en fazla tartışılan konulardan biri haline getidi. Genetik modifikasyonlara neden ihtiyaç duyuluyor?

Bu gerçekten tartışmalı bir konu. GDO'nun bilinen ve bilinmeyen yarar ve zararlarından bahsetmeden önce neden ihtiyaç duyulduğunu kısaca anlatmak gerekirse; bunun en önemli nedeni artan dünya nüfusu ve artan gıda tüketimi. Artan dünya nüfusunun iyi ve dengeli beslenmesinden önemli faktör olan gıdanın; bol, ucuz, kaliteli ve sağlıklı üretilmesi gerekmektedir. Nüfusun son 40-50 yılda hızla artışı, tarıma elverişli alanların giderek daralması, tüketim çılgınlığı, yanlış yapılaşma, kuraklık, küresel ısınma, erozyonlar, gıda israfı, üretim teknolojisinin henüz istenilen düzeye çıkarılamaması, sulamanın yetersiz olması, denizlerin kirlenmesi gibi çeşitli nedenlerle yakın bir gelecekte açlık sorununun insanlığı tehdit edecek bir boyuta ulaşacağı düşünülmektedir. Bu noktada bilim insanları biyoteknolojik yöntemler uygulayarak yaşadığımız ve yaşayacağımız bu soruna çözüm üretmeyi amaçladılar. En azından başlangıçta böyle idi.

Bir canlının “genetiği”, nasıl değiştirilir? (Genetik modifikasyon nasıl yapılır?)

Modern bitki biyoteknolojisinde temelde 2 yöntem kullanılır; yöntemlerin birincisi işin temelini oluşturmaktadır. Bunlardan birincisinde; aktarılmak istenen geni içeren gen kasetinin oluşturulması gereklidir. Herhangi bir genin transkripsiyonun gerçekleşebilmesi için de o geni çevreleyen DNA elementlerinin (promotor ve terminatör dizileri) bulunması gerekmektedir. Agrobacterium tumefaciens bakterisindeki T-DNA bölgesi çıkarılarak onun yerine aktarılmak istenen gen entegre edilmiş Ti plazmit kullanılarak hedef bitki hücresine aktarım yapılır. İkinci yöntem ise gen bombardımanı (gene gun) denilen ve altın ya da tungsten parçacıkların üzerinin hedef DNA ile kaplanması ve hedef hücreye hızla yollanması yöntemi kullanılır. Her iki yöntemle de aktarılması istenen DNA dizisi hedef bitki hücrelerine aktarılır ve daha sonra istenilen DNA’yı almış olan hücrelerin bölünmesiyle oluşan genetiği değiştirilmiş bitki elde edilir. Son 20 yıl içerisinde bu iki keşfin birlikte kullanılmasıyla bir çok kültür bitkisi türlerine gen aktarımı gerçekleştirilmiştir. Yine son zamanlarda canlının insan üzerinde alerji yapabileceği bilinen veya verimini düşürebileceği bir geni de çıkartılarak organizmanın genetiği değiştirilebilir.

Genetiği değiştirilmiş canlılarda ne gibi değişiklikler gözlenir?

Şimdilerde genetiği değiştirilmiş organizam deyince insanların aklına GDO deyince kocaman domatesler, 2 kafalı inekler geliyor olabilir ancak tabi ki gerçek böyle değil. Bu aslında biraz basının abartması. Asıl amaç söz konusu bitkinin büyüme ve gelişim sürecinde olumsuz etki eden genleri ortadan kaldırıp ürün kalitesini ve verimini arttırmak. Siz ürünlerde gözle görülür bir değişiklik göremezsiniz. Zaten biyogüvenlik yasalarınca da GDO teşhisinde uzmanlar göz ile bakmaktan çok genetik analizler ile ürünün GDO’lu olup olmadıgına karar verirler. Bu ürünler verimli (yani birim alanda yetişen ürün miktarı fazladır), zararlılara karşı dirençli, vitamince zenginleştirilmiş ve çevre şartlarına (soğuk, kuraklık gibi) dayanıklı ürünler olurlar.




Canlıların genetiği ile oynamak, bize ne kazandırır, ne kaybettirir? Genetik modifikasyon zararlı mıdır?

Şimdi bu noktaya kadar, GDO'lar harika bir şeymiş gibi gelmiş olabilir. Bu yanlış da değil. GDO korkulacak ve bize anlatıldığı kadarıyla da korkulması gereken bir teknoloji değildir. Zaten dediğim gibi en başta GDO’lu bitkiler tamamen ticari amaçlar ve toplumun tüketim ihtiyaçlarını karşılayabilmek için üretilmeye başlandılar. Ancak genetik modifikasyon şimdi daha az masrafla daha çok ürün almak için kullanılan standart olarak uygulanan bir yöntem haline geldi.

İşin içine ticari kaygılar girdiği zaman biz “iyi bilim, kötü etik”ten bahsedebiliriz. Şöyle ki, Dünya açlıkla mücadadele ederken, örneğin Afrika'da , besin miktarının artırılması ve içeriğinin zenginleştirilmesi oldukça önemli bir adımdır. Besin içeriğini zenginleştirmeye yönelik biyoteknolojik çalışmalar ile vitamin A yönünden zengin pirinç (golden rice) üretimi gerçekleştirilmiştir. Bu GDO alanında yapılan ilk girişimlerdendir. Dünyada Pirinç tüketimi çok olan ülkelerde A vitamin eksikliğinden kaynaklanan görme bozukluğunun, her yıl 250.000 ile 500.000 kadar çocuğun kör olmasına ve bunların üçte ikisinin de izleyen birkaç aylık süreçte ölümlerine neden olmakta. Ayrıca, transgenik yöntemlerle balıklardaki büyüme hormonu salgısı artırılarak et miktarını çoğaltma çalışmaları da yapılmıştır. Alerjik reaksiyonlara sebep olabildikleri belirlenen yer fıstığı, fındık, soya, buğday, inek sütü, yumurta, balık ve kabuklu su ürünleri gibi bazı besin grupları içindeki alerjik reaksiyona sebep olan proteinler çıkartılarak veya yapısı değiştirilerek bu besinlerin neden olduğu reaksiyonların azaltılması hedeflenmiştir. Soğuk sularda yüzen bir balığın buna dayanıklığını sağlayan protein kodlayan geni çilek gibi hassas meyvelere aktarılarak çevreye dirençli hale getirilebilir. Laktoz intoleransı olan bireyler için üretilmiş laktoz içeriği azaltılmış süt de genetiği değiştirilmiş besinlerin tedavi amacıyla kullanımına yönelik çalışmalardandır.

GDO sadece dirençli ve verimli organizma yetiştirmek amaçlı da değildir. Biyoteknolojik yöntemler kullanarak insan tedavisi için gerekli pahalı ilaçların ve aşıların bol ve ucuz üretilmesi hedeflenmektedir. Kronik karaciğer hastalığına sebep olan hepatit B virüsünü önlemek amacıyla mayalardan aşı geliştirilmektedir. Bu amaçla patojen mikroorganizmaların çeşitli proteinlerini sentezleyen genler muz, patates, marul, tütün gibi bitkilere aktarılmaktadır. Benzer şekilde çocuk felci, kızamık, kuduz, difteri ve bir çok viral hastalıklara karşı ilaç olarak kullanılacak aşıların GDO bitkilerde üretimi hakkında çalışmalar da yoğun şekilde yürütülmektedir. Ek olarak tarımda biyoteknolojiden daha çok yararlanılmasıyla herbisit ve pestisit gibi tarım ilaçların kullanımının azalması sonucu sağlık sorunlarının ve çevre kirlenmesinin azalacağı düşünülmektedir.

Tüm bunlar GDO’nun aslında öcü olmadıgını bize gösteriyor ancak dediğim gibi bir de bu işi “kötü etik” kısmı var.

Bu bağlamda çok tartışmalı konulardan birisi biyoteknoloji ile üretilmiş besinlerin, bir ürünün alerjik proteinini kodlayan geninin bir başka ürüne transferi ile zaten alerjik olduğu bilinen bir besinin bu özelliğinin daha da artması veya yeni alerjik proteinlerin ortaya çıkmasıdır. Yapılması gereken aktarılan gen ile ilgili ürün üzerin etiketleme yapmak ve kullanıcıyı uyarmaktır. Veya; bitkiye aktarılan antibiyotik resistan geni, bağırsaklarda bulunun bakterilere transfer olabilir. Bu da antibiyotik dirençlerini arttırabilir. Fakat Avrupa İlaç Ajansı Uzman Komitesi 22 Şubat 2007 tarihinde, Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi Uzman Paneli tarafından hazırlanan bir raporunda, transgenik ürünlerde kullanılan (antibiyotiğe dayanıklılık) NPTII geninin insan sağlığında kullanılan antibiyotiklerden farklı olduğunu bildirmiştir. Ayrıca bilinenin aksine, virüs yardımı ile aktarılan geni içeren besin tüketiminde ise bu geni besinle alan insan ve hayvanlarda bu virüse bağlı herhangi bir sağlık problemi yaşanmayacağı çünkü bu virüsün hayvanlarda ifade edilemeyeceği gösterilmiştir.

Tabi ki bugüne dek aktarımı yapılan bazı genlerin de büyümede ve embriyonik dönemdeki gelişmede toksik , kutajenik ve karsinojenik de olabileceği görülmüştür. Büyüme hormonu ile beslenen inek ve balıklarda daha ileri safhalarda insanlarda sorun yaratıp yaratmayacağı tartışma konusudur hala. Ancak bugüne dek belirgin bir etki gözlenmemiştir. Bu riskleri minimum indirmek için FDA’nın araştırmalara devam etmesi gerekmektedir ve bildiğim kadarıyla bu konular hala araştırılmaktadır.

GDO’ların ticari ekimlerine izin verilmeden önce çok iyi ve kapsamlı şekilde laboratuvar ile klinik testleri yapılmakta ve elde edilen bilgiler bağımsız bilim kurulları tarafından incelenmektedir. Biyogüvenlik düzenlemeleri, güvenlik karşıtı güçlerle mücadele yani tohumların kaçak olarak sokulması ve ruhsatsız/denetimsiz ıslahı da bu teknolojinin beraberinde getirdiği zarlardan başlıcaları. Fakat benim kişisel olarak da en çok rahatsız olduğum konu terminal genlere sahjp tohumlar ile yapılan ekim. Şimdi çiftçimiz bir sene mahsülünü alınca tohumları ile diğer yılın hasadını yapıyordu. Ama şimdi alınan tohum terminal gen yani tek bir ürün verebilecek şekilde olunca verimi yüksek fakat devamı olmayan ürünler alıyorlar. Tohum ve tarımsal ürün yönünden dış ülkelere bağımlılık sebebi ile, Türk çiftçisi zarar görüyor. Kötü etik olarak bahsetmeye çalıştığım noktalardan biri de bu. Yüksek verim amaçlı hazırlanan bir tohumu terminal genli yapıp üreticiyi kendine bağımlı kılmak iyi amacın dışına çıkmak bana göre.

Tür popülasyonları olarak düşündüğümüzde, genetiği değiştirilmiş organizmalarla doğadaki bireylerin karışması, türün dengesinde ne gibi değişmelere neden olabilir?

GDO’ların insan ve canlı üzerindeki potansiyel zararları veya riskleri de tartışılmaktadır. Transgenik türlerle ilgili en önemli problem kullanılan ülkenin doğal yapısını etkileme tehlikesidir. GDO’ların ekosistemdeki tür dağılımına etki ederek dengeleri bozabileceği ve bu nedenle küresel bir çevre ve besin krizine yol açabileceği de belirtilmiştir. Bu nedenle türlerin ekiminden kaynaklanan çevresel etkilerin anlaşılabilmesi için ülkenin iklimi, fauna ve florası ayrıntılı olarak bilinmelidir. Aktarılan genlerin doğal bitki türlerine atlayarak bulundukları çevrenin doğal türlerindeki genetik çeşitliliğin kaybına, yabani türlerin doğal yapısında sapmalara ve tek yönlü kimyasal uygulanması sonucu tek yönlü evrimin teşvikiyle ekosistemdeki tür dağılımı ile dengenin bozulmasına yol açabileceği düşünülmelidir. Örneğin böcek öldürücü gen aktarılmış Bt (Bacillus thuringiensis) mısırı poleninin, Kuzey Amerika’da yaygın bulunan Monarch kelebeğinin larvaları üzerinde öldürücü etkileri saptanmıştır. Bu kelebekler mısırla beslenmedikleri halde Bt mısırı polenlerinin kelebeğin temel besin kaynağı olan ipek otu üzerine ulaşması öldürücü sonuç doğurmuştur. Yani, genetik değişikliği operasyonuna maruz kalmadığı halde bazı ürünler kasıtsız olarak GDO’lara sahip olabilmektedirler (ekim zamanındaki çapraz tozlaşma, beklenmedik ya da teknik olarak engellenemez koşullar, hasat, saklama ve taşıma koşulları nedeniyle). Fakat aslında bu da denetim altındadır. Üreticileri ürünlerinde herhangi bir GDO maddenin oluşmasını engellemek için gerekli önlemleri aldıklarına dair yetkili ulusal kurumları usulüne uygun bir şekilde bilgilendirmeli ve bu bulaşma oranı %0,9 ‘u geçmemelidir.

Dünya, genetiği değiştirilmiş organizmalara karşı neden böylesine ön yargılı?

Bu konu temel biyoloji ve biyokimya bilgisi olmayanların en önemli eleştirilerinden birisi bu ürünleri tükettikçe zamanla insanların kendi genomlarında da değişiklik olabileceği algısıdır. Biyolojik açıdan bu teori geçerli değildir. Biyolojik çeşitliliği azalttığı ve alerjik etkilerinden dolayı duyulan çekince ise oldukça mantıklı.

Ben temel neden olarak kulaktan dolma bilgilerle ve genetik alanında insanlara hayal ettirilen mitler ile konuya yakın olmayan insanların korkutulması diyebilirim. Karşı çıktığımız veya desteklediğimiz eylem ya da düşünceyi her yönüyle öğrenip değerlendirmekte fayda var.

Genetiğiyle oynandığını bildiğiniz bir tarım ürününü tüketmeden önce nelere dikkat edersiniz?

Alerjen etikilerine ve gerekli hukuki süreç ve toksik incelemelerden geçerek onaylandığına. Bu noktada etiketleme çok önemli ama ülkemizde bu atlanıyor. En büyük sorun bu.

Popülasyon içinden genetik olarak daha güçlü bireylerin seçilmesi ve bunlarla yeni bir “güçlü” popülasyon havuzunun oluşturulması genetik modifikasyon olarak değerlendirilebilir mi?
Hayır. Biz buna genetik modikasyonların sonucu olarak gerçekleşen doğal seçilim ve daha da devamında evrimleşme süreci diyebiliriz. Ama bu GDO’nun konusu değil.

*

Genetiği değiştirilmiş organizmalar, önümüzdeki günlerde hayatımızda daha fazla yer tutacak gibi görünüyor. Burada bilim ile birlikte pazara ve bilişime büyük sorumluluklar düşüyor. İyi etik gözetilerek yapılmış ve fayda sağlayan modifikasyonlar, gelecekte ihtiyaç duyduğumuz kaynakları daha kolay ve hızlı şekilde elde etmemizi sağlayacak. Bununla birlikte bu kaynakların içeriğini son kullanıcıya doğru, hızlı ve güvenli bir şekilde ulaştırmamız gerekiyor. Bu aşamada da su ürünleri sektörünün bilişim alanında konumlanmış uzmanlarına büyük görev düşecek. Doğru etiketleme, doğru içeriklendirme ve nitelikli bilgilendirme ile GDO'yu doğru bir şekilde anlatmayı başarabiliriz.